CELINE AND JULIE GO BOATING (1974)

Hiçbir film yaz aylarında Paris'in büyüsünü Fransız Yeni Dalga ustası Jacques Rivette'in bu özgür fantezisinden daha iyi yakalamadı. Film sinema tekniğini hayal gücünün derinliklerine yavaşça ve sakince nüfuz ederek kullanır.

Bir parkta gizemli bir biçimde bir araya gelen iki kadın, bir büyücü ve bir kütüphaneci, kendilerini banliyöde bir evde bitmek bilmeyen bir melodramın içinde bulurlar. Bu durumu değiştirme çabaları, seyircinin filmdeki karakterleri etkileme dileği kadar nafiledir.

Sürekli birbirleriyle kimlik değiştiren Julie ve Celine gizemli ve metruk bir evin içinde yıllar evvel gerçekleşmiş bir cinayeti, flashbacklerle yaşayarak çözmeye çalışırlar. Kadınların cinayet hikayesinin parçalarını bir araya getirerek çözme girişimleriyle seyircinin onlar arasındaki ilişki ve filmin hikayesini çözümleme çabası birbirine paralel yürür.


THE GOOB (2014)

Norfolk'ta uzun, yapışkan bir yaz. Meyve toplama ve mevsimlik işçilik ile gençlik ve saf romantizm. Doğu Anglia'nın büyük gökyüzünün altındaki sıcak, puslu geceler hiçbir zaman bu kadar uyarıcı bir şekilde filme alınmadı. Okulunu yeni bitirip evine, Norfolk’a dönen 16 yaşındaki Goob’un ne yapması gerektiği konusunda hiçbir fikri yokken sinema, onun geleceğini çoktan belirlemişti.

Goob, filmin Türkçe çevirisi gibi, ezik ve silik bir tip. Gözlemleyebildiğimiz kadarıyla okul vakti kasaba dışında, daha büyük bir beldede okuyan; her yaz ise kasabasına dönen sıradan bir taşralı genç. Goob’a göre Mona ise daha kendinden emin, bağımsız ve özgüven dolu bir karakter.

Filmde bunun en büyük sebebi de Goob’un bir baba figüründen yoksun oluşu. Mona’nın ebeveynlerini küçük yaşta kaybetmesi ve gasptan hapis yatmış abisi ile kalması onun bu bağımsız ve başıboş karakterinin de temelini atmakta.


HOW I ENDED THIS SUMMER (2010)

Aslında bu film aslında yaz mevsimine odaklanmıyor. Hikaye iki genç meteoroloğun, bir yaz, gergin bir psikolojik rekabet içinde Arktik bir karakolun aşırı uçlarında yaşadıklarına odaklanıyor.

Issız bir Rus Arktik adasında, iki adam küçük bir meteoroloji istasyonunda özenle çalışır. Ellili yaşlarında sert bir adam olan Sergei gibi deneyimli bir profesyonel için bu iş rutindir. Aşırı tecrit içinde geçirdiği yıllar boyunca, bu görevi çok ciddiye almayı öğrenmiştir. Yeni iş ortağı ise yazını istasyonda geçirmek için görevlendirilen parlak gözlü bir üniversite mezunu olan taze yüzlü Pavel'dir. Tahmin edilebileceği üzere iki adamın pek az ortak noktası vardır.


UNCLE BOONMEE WHO CAN RECALL HIS PAST LIVES (2010)

Nemli tropikal sıcaklık, Taylandlı usta Apichatpong Weerasethakul'un bu sonsuz gizemli ve şaşırtıcı filminde sanki bize doğru yayılıyor. Film geçmişinden çeşitli hayaletler tarafından ziyaret edilen, isimsiz amcanın ölmekte olan günlerine odaklanıyor.

Tayland’lı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un, Türkçe’ye “Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor” olarak çevrilen filmi, 2010 Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ödülü ile dönmüştü.

Böbrek yetmezliğinden ötürü son günlerini tarla evinde ailesiyle geçiren Boonmee’nin hikayesine neler girmiyor ki? Ülke tarihi, siyaset, yaşam, ölüm ve inançlar monologlarla irdelenirken, mistik olaylar, hayaletler, maymunumsu insanlar, Budizm, sicim teorisi, reenkarnasyon gibi öğeler hikayede sembolik olarak yer alıyor.


UNRELATED (2007)

Mutsuz bir ilişki içindeki bir kadın, bir arkadaşının Tuscany’de cinsel gerilimin coştuğu bir yerde tatil yapmakta olan ailesinin yanına sığınır ve hayatında ikinci bir şans bulduğuna inanır.

Televizyondan sinemaya doğru dönüşüm geçiren ve İngiltere’nin en iyi sinemacılarından biri olan Joanna Hogg bu filmde içe işleyen, ölçüsü dikkatlice ayarlanmış, Tom Hiddleston’lı, İtalya’da bir sınıfın tatil sınavını anlatıyor.


SUMMER 1993 (2017)

Katalan yönetmen Carla Simon’ın bu ilk filmi seyircisine altı yaşlarındaki bir çocuğun hayat ile çok erken tanışan gözlerinden bundan sonraki yaşamını tamamen değiştirecek bir dönem ile verdiği mücadeleyi anlatıyor.

Otobiyografi ve aile dramı türlerinin özelliklerini taşıyan film, dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nin Generation Kplus bölümünde yaparak En İyi İlk Film ödülünün, 36.İstanbul Film Festivali’nde ise Jüri Özel ödülünün sahibi olmuştu.

Altı yaşlarında evlat edinilen Simon’ın, yönetmenin gerçek hayatındakiler ile benzer sahneler içeren, filmi. İsmi gibi 1993 yılı yazında geçiyor.

Frida (Laia Artigas) isimli küçük bir kız çocuğunun hayatın getirdiği büyük değişime ayak uydurma sürecini ele alıyor. Film, bu kırılgan ve zor değişim sürecini ele alırken seyirciye zorlukları gösterirken mutlu anları da göstermekten kaçınmıyor, bu durumun hayatın akışının bir getirisi olduğunu, bir suçlusunun olmadığını seyircisine anlatıyor.



Bu Yazıyı Paylaşın

Müge Ersan

24/09/2020
Türkiye iklim koşulları nedeniyle yetiştirilen üzüm türünde ve şarap yapımı ile ilgili çok ...
23/09/2020
Pürüzsüz Bir Tuval Oluşturun. İyi bir peeling rutini, ciltteki matlığı yok eder ve cildin doğal ...
18/09/2020
İlk olarak bilmemiz gereken Tatlı bir ihtiyaç değildir, istektir. Canımızın istediği zamanlarda ...

Tüm Yazılar Bitti :(